15 Şubat 2012 Çarşamba

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur Yordan İliev Oryantal Dansöz Şov

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur Yordan İliev Oryantal Dansöz Şov


Yayından Hemen Sonra Videomuz Sitemize Yüklenecektir.


15 şubat 2012 - 15.02.2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur Yordan İliev izle 15.Şubat 2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur Yordan İliev izle 15.Şubat 2012

Yayından Hemen Sonra Videomuz Sitemize Yüklenmektedir..


Yayın Tarihi :15.02.2012 - 15 Şubat 2012'dir

Oryantal Yapıyor Harika :)

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur ertuğrul tozan bağlama

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur ertuğrul tozan bağlama


videmuz cok yakinda sitemize yüklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur serdar boğatekin izle

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur serdar boğatekin izle


videmuz cok yakinda sitemize yüklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur lunatics

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur lunatics

videomuz cok yakinda sitemize eklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur street soul izle

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur street soul

çok yakında videomuz sitemize eklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur uğur batur

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur uğur batur


cok yakinda videomuz sitemize yüklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur abdulkadir aslan

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur abdulkadir aslan

cok yakinda videomuz sitemize yüklenecektir

15.02.2012 - 15 şubat 2012

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur kaan can

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur kaan can

cok yakinda sitemize yüklenecektir

15 şubat 201212 - 15.02.2012

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur infinity komedi izle

Yetenek Sizsiniz Türkiye 2.tur infinity komedi izle



Videmuz cok yakinda sitemize yüklenecektir

15 şubat 2012 - 15.02.2012

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur ayhan ve anıl izle

yetenek sizsiniz türkiye 2.tur ayhan ve anıl izle

çok yakında sitemize yüklenecektir

15 şubat 2012 - 15.02.2012

renoir'in hayatı

renoir'in hayatı

Pierre Auguste Renoir (1841 - 1919)

Fransa'da Limoges'de doğdu. Aile daha Renoir küçükken Paris'e taşındı. Ondört yaşında bir porselen ressamının çırağı oldu ve 1858'e kadar bu işle uğraştı. Bu yıllarında ışık ve parlak renk konusunda tecrübe kazandı. Onyedi yaşını yelpazeler, avize ve perdeler üzerine büyük ressamların resimlerini geçirdi.
1862'de Ingres'nin bir öğrencisi olan Marc-Gabriel-Charles Gleyer'in stüdyosuna girdi ve orada Monet, Sisley ve Bazzile'den oluşan ve İzlenimciler olarak sanat tarihinde kendilerine önemli bir yer yapacak olan bir küme ressamla kalıcı dostluk kurdu. Ancak daha o sıralar klasiğin "yüce biçem"leriyle alay eden bu sanatçılardan ayrı olarak, Renoir bu ustalara çok önem veriyor, resimlerini dikkatle inceliyordu.
Renoir yoksul bir hayat sürüyordu. Kendisi gibi parasız olan Monet ile birlikte Seine Irmağı (-izlenimciliğin çıkış yeri) kıyısında ressam sehpalarını kurdular. Bu iki ressamın resimleri öyle benzeşiyordu ki kırk yıl sonra bu dönemin resimlerine baktıklarında Monet hangisinin kendisine ait olduğunu çıkaramayacaktı. Aynı fırça darbelerini ve aynı arı renkleri kullanıyorlardı. Renoir Monet’in ışığı kullanma biçiminden etkilenmişti, ancak o Monet gibi doğa resimleri değil insen betimlemeleri çiziyordu.
Sanatçı’nın etkilendiği diğer bir kişi de Delacroix’du. Renoir özellikle onun renklerinden çok etkileniyordu.
Bu çalışmalar sürerken Renoir biriktirdiği bir miktar parayla Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim ve anatomi dersleri almaya başladı. Fakat hiçbir zaman akademik bakış açısını beğenmedi. Öte yandan da ona bir ressam olması için sunduğu temel bilgi ve disiplini almaktan geri kalmadı. Bu dönemde Raphael, Titian ve Rubens her zaman beğendiği ve dikkatle incelediği ressamlardı.
Yaşadığı yer tipik bir 18. yüzyıl felsefesinin oluşturduğu kültürel bir ortamı yansıtıyordu. Orta sınıfın yaşamın tadını çıkardığı bir dönem ahlaki yapısı Renoir’in tablolarında da göze çarpıyordu. Özellikle sanatçı gençlik yıllarında, bu ruh durumunun sevincini, mutluluğunu ve gevşekliğini yansıttı tablolarına.
Onun ilk başarısı “Ateşin Çevresinde Geyiğiyle Dans Eden Esmeralda” resmiyledir.
1864'’de bu resim Paris'te Fransa'nın resmi sergi sarayı olan Salon'da sergilendi. Ama Renoir bilinmeyen bir nedenle sergiden sonra bu resmi yoketti. Bu da 1866 sergisinde geri çevrilmesine sebep oldu. Ancak izleyen yıllarda resimleri düzenli olarak kabul edilmeye başlandı.
1870'de bir portre ressamı olarak başarılar elde etmeye başladıysa da bu uzunca bir süre ekonomik bir başarıya dönüşemedi. Tersine sanatçı sık sık resimlerini yemek ve erzağa karşılık değiş tokuş etmek zorunda kalıyordu.
1873'lere gelindiğinde Salon, renkleri kullanma yöntemi yüzünden sanatçının resimlerini yine reddetti. Ertesi yıl Renoir, Monet ve başka sanatçılar bu sergiye almaşık yeni bir sergi düzenlemeye giriştiler. Bir yıl sonra, ilkbaharda Salon'un dışında yeni bir sergi açıldı. İzlenimcilerin ilk sergileri olan bu sergi, onları çok tatmin etmese de karamsarlığa da itmedi. Ancak ertesi yıl sergide izleyiciler bir açıkarttırma sırasında o denli saldırganlaştılar ki sonunda araya polisin girmesi gerekti. Bu saldırganlaşma ne yazık ki resimleri önce kim kapar yüzünden olmamıştı. Tersine, bir eleştirmene göre bu resimlere bakabilmek için insanın "onbeş metre ötede durup gözlerini şaşı yapması" gerekiyordu.
İzlenimcilikten ayrılıyor..
Renoir uzlaşmacı bir kişiliğe sahipti. 1878'de yeniden Salon'a başvurduktan sonra kendini İzlenimciler'den uzaklaştırmaya başladı. 1881'de bir tecimcinin resimlerini düzenli olarak satın almaya başlamasıyla parasal kaygılardan büyük ölçüde kurtuldu. Ertesi yıl açık olarak onu korkuttuğunu söylediği devrimci görünüşten uzaklaşmak istediğini söyledi. Bu yıllara geldiğinde Renoir artık kendini 'İzlenimciliğin götürebileceği denli uzağa gelmiş' görüyor ve artık bu akımın yalnızca 'görsel' olan yanının doyurucu bulmuyordu ve onun"bir çıkmaz-sokak" olduğunu düşünüyordu.
Bu uzaklaşma sadece uzlaşmacı kişilikle de açıklanamazdı. Onun İzlenimcilerden uzaklaşmasının en büyük sebebi İtalya yolculuğuydu. Bu yolculuk sırasında büyük İtalyan yağlı boya ustalarını keşfetti. Bu da İzlenimcilik konusundaki eleştirilerini güçlendirdi. Döndüğünde resimlerinde daha büyük bir birliğe ulaşmak için çaba göstermeye karar verdi.
O sıralar beğendiği ressamlar arasında Courbert, Watteau ve Fragonard vardı, ve onu izlenimcilerden ayıran en büyük tavır da “hala müzedeki büyük ustaların resimlerini incelemenin çok yararlı olacağı düşüncesi”ydi. Zira İzlenimciler geçmişi ve klasik olanı reddetme eğilimindeydiler. İzlenimciler klasik 18. yüzyıl ahlakını yansıtıyorlar iyiye doğru bir gidiş olduğunu savunuyorlardı. Ama Renoir kötülüğün de resme girebileceğini ve yaşananın darlık içinde gerçekleştiğine inanıyordu. Yani karamsar bir tutum içine girmişti. Zamanla "Klasiğin dışında hiçbirşey yoktur" vargısına ulaşan sanatçı ne denli usta olursa olsun bir sanatçının her zaman öğrenebileceği yeni pekçok şey olduğuna inanıyordu.
Bu değişikliği gösteren eser de Şemsiyler adlı tablosudur. Sanatçınını değişimi gösterir Şemsiyeler. Yolculuk esnasında başlamıştı esere ve bitirdiğinde eskiden çok farklı bir tarza ulaştığını farketti. İzlenimciliğe şu sözle karşı çıktı: Bu dönemde zamanının temalarından daha kalıcı temalara yöneldi ve çıplak resimlerine ağırlık verdi. 1880'lerde Renoir'in İzlenimciliğin hafif renklerinden git gide uzaklaştığı görülür. Aynı zamanda bu döneminde yoğun olarak belli belirsiz ortamlarda genç kızların tablolarını yapmaya girişti. Biçemi ustalaşıp yalınlaştıkça mitolojik temalara yöneldi ve yeğlediği kadın tipi daha olgunlaşıp büyüdü.
Renoir, zamanın büyük bestecilerinden sayılan Richard Wagner'e karşı Fransız ustalarını yeğliyordu.
1887'de Yıkananlar olarak bilinen bir dizi çıplak resim çalışmasını tamamladı.
Sanatçı romatizmaya yakalandıktan kısa bir süre sonra 1897'de aile Nice yakınlarındaki Cagnes'e taşındı. İlerlerleyen yıllarda Renoir'nın romatizması onu iyice zayıflattı ve 1903'den başlayarak yaşamını güney Fransa'nın sıcağında sürdürmesi gerekti. 1912'de romatizması o denli ilerlemişti ki artık koltuksuz gezemiyordu. Buna karşın yaşamının son günlerine dek resim yapmayı sürdürmeye kararlıydı. Tarihe kattığı her bir parça güzelliğin kar olduğunu düşünüyordu. Son zamanlarda parmaklarının arasına bir fırça bağlıyor, o şekilde resimleri üzerinde çalışıyordu. Bu dönemde ayrıca heykeltışarlığa da el attı ve kendi gücü yetmediğinden yanında bulundurduğu yardımcılarını yönetiyor, onların ellerini kendi elleri gibi kullanıyordu.
1915'te karısı, I. Dünya Savaşı'nda yaralanan oğullarına bakmaktan yorgun düşerek öldü. Kendisi bundan dört yıl sonra öldü. Ölmeden bir gün önce "Henüz ilerliyorum," diyordu ve aynı gün Louvre'a son bir kez beğendiği resimleri görmek için gitti. Ertesi gün bir çiçek çalışmasını tamamladı ve "Bugün yeni birşeyler öğrendiğimi düşünüyorum," dedi.

degas ın hayatı

degas ın hayatı

Edgar Degas (Edgar Degas Kimdir? - Edgar Degas Hakkında)
Edgar DEGAS (1834–1917)
MsXLabs.org & Temel Britannica

Hilaire Germain Edgar Degas, (d. 19 Temmuz 1834, Paris - ö. 27 Eylül 1917), Fransız ressam, heykeltraş.
Babası maliyeci olmasını istermiştir, bu yüzden Degas, hukuk fakültesine yazılmış ve eğitim görmüştür. Degas, çok çeşitli malzemelerle çalışmış, ama en çok pastel boyayı yeğlemiştir. Resimlerinde ağırlıklı olarak balerinleri işlemiştir. 1880'den sonra heykelle de uğraşmıştır. Degas, çalışmalarının bir çoğuyla izlenimci sanat akımına yakın durmuşsa da, tam anlamıyla bu akıma katılmamıştır.

Edgar_Degas.jpg

Asıl adı Hilaire Germain Edgar Degas olan Fran­sız ressam Degas, başta bale, tiyatro, at ya­rışları, kahveler olmak üzere, Paris'ten çeşitli görünümleri konu aldığı yapıtlarıyla ünlüdür.
Varlıklı bir ailenin oğlu olan Degas Paris' te Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda eğitim gördü. 1856'da Rönesans ustalarının yapıtla­rını incelemek üzere İtalya'ya gitti. Degas resimlerinde manzara ve at yarışlarının yanı sıra, başta kadınlar ve bale dansçıları olmak üzere, çoğunlukla insan resimleri yaptı. Bale dansçılarını ve atları konu alan birkaç küçük heykeli de vardır. Yaşamının son yıllarında gözleri bozulan Degas, resimlerinde yağlıbo­ya yerine daha çok pastel kullandı.
Degas, Fransız sanatında bir devrim olarak nitelenen İzlenimcilik Akımı'nın geliştiği dönemde yaşadı. İçlerinde Claude Monet'nin de bulunduğu bazı yenilikçi ressamlar atölyeler­de yapılan karanlık, cansız resimlere karşı çıkıyor, açık havada, ışığın etkisini yakalama­ya çalışarak doğa resimleri yapıyorlardı. Degas İzlenimciler ile birlikte çalıştı ve sergileri­ne katıldı, ama resimleri İzlenimciler ile ressam Ingres'in üslubunun bir karışımıdır.
Degas'nın resimleri anlık bir zaman kesitini yansıtır. Bunda fotoğraf ve Japon baskı sanatının etkisi sezilir. Bale pabucunu bağlayan ya da egzersiz yapan bir kızın yüzündeki ya da eteğinin ucundaki yumuşacık ışıkta Degas'nın ustalığı kendini gösterir. Renkler yumuşak geçişlerle birbirinin içinde erir. Degas'nın tüm yapıtları çaba gerektirmeyen, serbest çizimler gibi görü­nürse de, gerçekte son derece titiz bir çizim ve tasarımın ürünleridir.
"Rue Le Pelletier'deki Opera'da Bale Prova Odası" (1872; Louvre Müzesi, Paris), "Dans Sınıfı" (1872; Metropolitan Sanat Müzesi, New York), "İki Çama­şırcı Kadın" (1884; Louvre Müzesi, Paris) ve "Sahnede Prova" (1878–79; Metropolitan Sanat Müzesi, New York) en ünlü yapıtları arasındadır.

Degas'nın Küçük Dansçı adlı heykeli (1881)

alikahya kadın doğum hastanesi online randevu

alikahya kadın doğum hastanesi online randevu


Acıbadem Kocaeli Hastanesi
Kocaeli/ Kocaeli Merkez
Kocaeli Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Kocaeli Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi
Kocaeli/ Kocaeli Merkez
Kocaeli Devlet Hastanesi Kocaeli Devlet Hastanesi
Kocaeli/ Kocaeli Merkez

Soru Görüş ve Önerilerinizi Bize YAZIN..!

Soru Görüş ve Önerilerinizi Bize YAZIN..

Merhaba Değerli Ziyaretcilerimiz Sitemizde Arayıp Bulamadığınız Bir Konu Var İse veya Herhangi Bir Şikayetiz Varsa Bu Yazımın Altındaki Yorum Yap Kısmından Bizlere Bildirmenizi Rica Ediyoruz. Yazmış Olduğunuz Şikayet Ve Öneriler Adminlerimiz Tarafından 10 Dk. İçinde Cevaplanmaktadır. İlgi ve Alakanız İçin Teşekkür Ederiz.

RELÜKTANS MOTORUN YAPISI VE ÇALIŞMA ŞEKLİ

RELÜKTANS MOTORUN YAPISI VE ÇALIŞMA ŞEKLİ

Anahtarlamalı relüktans makinası (Switched Reluctance Machine, SRM) ilkkez İskoçyada 1838 yılında Dawidson tarafından bir lokomotifi hareketettirmek için kullanılmıştır. 1920' lerde ise C.L.Walker tarafından bugünkü ARM' lerin özelliklerini taşıyan bir adım motoru icad edilmiştir.1971 ve 1972 de Bedford ve Hoft rotor konumuna eş zamanlı olarak statorsargı akımlarını anahtarlayarak bu günkü modern ARM'lerinşekillenmesini sağlamışlardır. Ayrıca rotor ve stator kutupgeometrileri ve güç elektroniği çevirici yapıları üzerine dearaştırmalarda bulunmuşlardır. Avrupa'da anahtarlamalı relüktansmotorlarının ticari bir önem kazanması Byrne ve Lawrenson tarafındansağlanmıştır. Ayrıca SRDL (Switched Reluctance Drives Ltd.) tarafındanyapılan çeşitli çalışmalar 80'lerin başında bu makineye olan ilgiyiarttırmıştır. SRDL'nin ilk lisanslı üreticilerinden olan Tasc Drives(bu gün Oulton Drives adını almıştır), endüstriyel uygulamalar içingücü 4kW ile 80kW arasında ARM tahrik sistemleri gerçekleştirmiştir.Günümüzde imalatının basit ve ucuz olması ve çevirici güç elektroniğidevresinde diğer kollektörsüz makinalara oranla daha az anahtarlamaelemanına ihtiyaç duyulması gibi üstünlükleri sayesinde değişken hızlıtahrik sistemi uygulamalarında pay sahibi olmaya başlamıştır.
1 ARM de Enerjİ Dönüşümünün Prensİplerİ

Şekil 1 de 6/4 kutuplu bir ARM kesiti gösterilmiştir. Motor üç fazlıdırve her fazda karşılıklı stator kutuplarına sarılmış, akıları birbirinidestekleyecek yönde bağlanmış iki bobin bulunmaktadır (bir faza aitsargılar gösterilmiştir). Bu bağlantı seri veya paralel olarakyapılabilir. ARM'de bazı rotor konumlarının özel tanımları vardır.Aşağıda bu temel konumlar ve gerekli açıklamalar bulunmaktadır
Şekil1 6/4 Kutuplu ARM'nin kesiti
1.1 Yüzyüze (Aligned) Konum
Rotor kutuplarından birisi stator kutuplarından bir tanesiyle tamolarak karşı karşıya geldiğinde bu durum ilgili faz için yüzyüze(aligned) konum olarak tanımlanır.(Şekil 2). Rotor bu konumdaykenyüzyüze bulunduğu stator kutup sargılarından akım akıtılması halindebir moment üretilmez.
Şekil 2 Rotorun yüzyüze konumu
Rotor'un yüzyüze konumda bulunduğu stator kutbunun sargılarından akımakıtılıken rotor döndürülerek yüzyüze konumdan uzaklaştırılırsa (şekil3), tekrar bu konuma döndürücü yönde bir moment meydana gelecektir.Yüzyüze konumda magnetik relüktansın en küçük değerinde olmasınedeniyle relüktans ile ters orantılı olan faz endüktansı en büyükdeğerini alır. Düşük akı seviyelerinde relüktansın nerede ise tamamıhava aralığında ortaya çıkar. Ancak karşılıklı iki kutbu birbirinebağlayan stator boyunduruğunun oluşturduğu uzun magnetik yolda daönemli ölçüde magnetomotor kuvvet tüketilir bu da yüzyüze konumdakiendüktansı azaltıcı bir etki yapar.
Şekil 3 Rotorun yüzyüze konumdan uzaklaştırılması

1.2 Ortalanmış (Unaligned) Konum

Bir stator kutbu ile ardarda dizilmiş iki rotor kutbunun radyaleksenlerinin açıortaylarının çakıştığı Şekil 4 de gösterilen konumaortalanmış (unaligned) konum adı verilir. Rotorun bu konumunda damoment üretilmez. Eğer rotor ortalanmış konumdan bir miktaruzaklaştırılısa rotoru yüzyüze konuma getirmek üzere bir moment meydanagelecektir. Ortalanmış konum, rotorun kararsız bir durumudur. Bukonumda faz endüktansı en küçük değerini almaktadır. Bunun sebebi rotorve stator arasındaki büyük hava aralığından dolayı relüktansın en büyükdeğerinde olmasıdır. Hava aralığının relüktansı, çelik malzemeninkinegöre çok büyüktür.
Şekil 4 Rotorun ortalanmış konumu

Ortalanmış konumdaki mıknatıslanma eğrisinde yüzyüze konumdakininaksine belirgin bir doyma etkisi görülmez. Bunun sebebi ortalanmışkonumda büyük miktarda kaçak akıların meydana çıkmasıdır. Şekil 5 degösterilen ortalanmış ve yüzyüze konumlara ait mıknatıslanma eğrileriyüksek akı seviyelerinde birbirlerine yakınsarlar ancak asla kesişmezler

Şekil 5 Mıknatıslanma eğrileri

1.3 Rotorun Ara Konumları

Rotor'un ortalanmış ve yüzyüze konumlar arasındaki konumları içinortaya çıkan mıknatıslanma eğrileri yüzyüze ve ortalanmış konumlarınmıknatıslanma eğrilerinin arasında yer alır. Mıknatıslanma eğrileriARM'nin momentinin hesaplanmasında, sargı ve saç paketlerininboyutlandırılmasında kullanılan önemli bir parametredir. Fazendüktansının değeri rotor konumu ve faz akımına bağlı olarak büyükmiktarda değişim göstermektedir. Anahtarlamalı relüktans motorununteorisinde yer alan en anlamlı iki endüktans değeri, doymasız durumdayüzyüze konumdaki faz endüktansı değeri (La0) ve yine doymasız haldeortalanmış konumdaki faz endüktans (Lu0) değeridir. Eğer (y , gerçekakı değeri olmak üzere) faz endüktansı y /i şeklinde tanımlanırsa,rotor konumuna bağlı olarak değişim gösteren bir endüktans eğrisi eldeedilir. Şekil 6 da akım parametre seçilerek elde edilen eğri takımıgösterilmiştir
Şekil 6 Faz endüktansının rotor konumuna göre değişimi

1.4 Ani Moment

Stator fazlarından birinden akım akmaya başladığında, o faz ile birrotor kutbunun yüzyüze konumda olmaması koşuluyla rotor üzerinde birmoment meydana gelir. Bu moment, rotoru relüktansın azaldığı diğer birdeğişle faz endüktansının arttığı yöne doğru döndürmeye çalışır.Hareket, endüktansın en büyük değerini aldığı konuma kadar devam eder.Bu olay stator akımının yönünden bağımsız olarak ortaya çıkar. Moment,rotoru daima en yakın yüzyüze konuma doğru hareket ettirecek yöndedir.Pozitif moment (motor çalışma) ancak ortalanmış konum ile bir sonrakiyüzyüze konum arasındaki rotor pozisyonlarında üretilebilir. Diğer birdeyişle makina faz endüktansının büyüdüğü yönde pozitif momentüretebilmektedir. Eğer rotor faz endüktansının büyüdüğü yönün aksinedönüyorsa moment işaret değiştirir. Bu durum ise frenleme veyageneratör çalışmaya karşılık düşer. Doymanın ihmal edilmesi halindeoluşturulan momentin ani değeri,



i: faz akımı

L: faz endüktansı

@: dönüş açısı olmak üzere (1) ifadesinde verilmiştir.

(1)

Ampul Ne Zaman İcat Edildi ve Tarihi Gelişimi

Ampul Ne Zaman İcat Edildi ve Tarihi Gelişimi

Elektrik (Akkor) lambası: Elektrikle ısındığı zaman ışıkveren filaman telli ve camla çevrili lamba. Akkor ve flöresan lamba iki önemliışık kaynağıdır. Günümüzde kullanılan akkor lamba tungsten filamanlı olup,elektrik akımıyla 2600°C’ye kadar ısınır. Tungsten filaman 3382°C gibi çok yüksek birerime noktasına sahib olduğu için, saatlerce erimeden ve kırılmadan ışıkvermeye devam eder. Filamanın bulunduğu cam kısmın içi boşaltılmış veazot-argon karışımı bir gaz doldurulmuştur. Bu karışım filamanla kimyasalreaksiyona girmez ve basıncı ile lamba ışık verirken filamanın buharlaşmasınıönler. Buharlaşmanın meydana gelmesi lambanın iç kısmının siyahlanmasına vemuhtemelen lambanın ömrünün sona ermesine sebeb olur. Akkor lambaların ortalamaömrü 1000 saattir.
Tarihçesi: 1802’de
Humphry Davy,elektrik akımını platin telden geçirerek onu akkor haline getirdi. Ancak bununışıklandırmadaki imkanlarını araştırmadı. Bu imkanı açık olarak fark eden ilkaraştırmacı J.W. Starr sayılabilir. Starr’ın lambalarının birinde elektrikleısıtılan karbon çubuk vakum cam tüp içindeydi. Starr, 1846’da 25 yaşında öldü.1848-1860 yılları arasında da Swan, flaman olarak karbonize edilmiş bir kağıtşerit kullandı. Kullanılan lamba havası boşaltılmış camdan mamul bir ampuldü.İletken teller lambanın boynundan çıkarken aralarındaki kauçuk malzemeyle izole(yalıtılmış) oluyordu. Swan bu zaman peryodunda da pratik bir lambayapamamıştı.

Ev ve işyerlerinde kullanılan lambaların yapımı Edisonve Swan’la gerçekleşecekti. Edison çalışmalarına 1877’de başladı. Swan da 17yıl sonra bu işe tekrar döndü. Edison flaman olarak birçok malzeme kullandı vesonunda 21 Ekim 1879’da yaklaşık iki gün aydınlatma yapabilen karbonize edilmişpamuk flamanlı lambayı geliştirdi. Ancak patenti 1882’de Swan aldı. 1883’te deEdison ve Swan elektrikle aydınlatma şirketi kurdu.

Bu tür lambalar 1904’e kadar kullanıldı. Bu tarihte Avusturyalı

Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847 – 18 Ekim 1931)20.yüzyıl yaşamını icatlarıyla büyük bir şekilde etkileyen Amerikalı mucit veiş adamıdır. Bazı icatları tamamen orjinal olmamakla birlikte, eski icatlarıngeliştirilmesi veya yönetimi altında çalışan yüzlerce çalışana aittir. YinedeEdison elinde bulundurduğu kendi adını taşıyan 1,097 Amerikan patentiyletarihteki en önemli ve en verimli mucitlerden biri olarak nitelendirilir.Patentlerinin çoğu Amerikan'nın haricinde Almanya, Fransa ve İAlexander Just ile Franz HanamanTungsten telin kullanıldığı lambayı geliştirdiler. 1907’de ABD’deüretim başladı. 1908’de de haddeden geçirilmiş tungsten elde edildi. Böylecebugünkü lambalar üretilmeye başlandı.

Ark lambası: İki iletken arasında elektrik arkı meydana getirilmesi suretiyleçalışan lamba çeşididir. İletken olarak genellikle karbon çubuklar kullanılır.Işık kaynağı elektrik arkı ile karbonçubukların ısınan uçlarıdır. Çok parlak ışığa ihtiyaç duyulan yerlerde, meselafilm projektörlerinde ve ışıldaklarda ark lambasından faydalanılır. Ark lambasıterimi genellikle, aralarında bir hava boşluğu bulunan yavan karbonelektrotlardan meydana gelen lambalar için kullanılır. Halbuki floresan lambatüründen olan lambalar da gaz ortamlı tüplerde meydana getirilen elektrikarkıyla ışık verirler. Bazı morötesi lambalar da ark lambası sınıfındandır.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Endüksiyon Yolu ile Isıtma Yöntemi

Endüksiyon Yolu ile Isıtma Yöntemi

1. Giriş

Endüksiyonla ısıtma sanatı, metalik iş parçalarını belirtilen sıcaklık ve sürelerde ısıtmaktır. Denetim kolaylığı, yüksek verimliliği, madde kayıplarının son derece düşük olması tam otomatik üretime uygunluğu ve çevre kirliliği yaratmaması gibi nedenlerden dolayı endüksiyonla ısıtma, ergitme ve sertleştirme günümüzde giderek yaygın bir kullanım kazanmaktadır. Yüzey ısıtma ve magnetik olmayan kısımlar için yüksek frekans gücüne ihtiyaç vardır. Bundan dolayı, güç kaynağı radyo frekans bölgesinde min. birkaç kW' lık güç sağlayabilmek zorundadır. Endüksiyonla ısıtmada, malzemenin cins ve ebadına, ısıl işlemlerin amacına göre, 50 Hz' den 2 MHz' e kadar frekans değerlerinde alternatif gerilim veya güç kaynaklarına ihtiyaç vardır. Normal olarak, AC şebeke, frekans dönüştürücü, motor generatör grubu , vakum lambası vasıtası ile elde edilir. Bu güç kaynaklarının çok büyük avantajlara sahip olan statik inverterlerle sağlanmasına çalışılmaktadır

Yarıiletken güç elemanları ile gerçekleştirilen statik inverterler ile erişilebilen güç ve frekans değerleri, rezonans devreli inverterler ve güç elemanlarındaki gelişmeler sayesinde, sürekli ve hızlı bir şekilde artmış ve günümüzde MHz mertebesindeki frekanslara yaklaşılmıştır. Bu amaçla 10 kHz' lere kadar, akım kaynaklı ve yük komütasyonlu olarak bilinen paralel rezonans devreli tristörlü inverterler 20 yıl kadar önce kullanılmaya başlandı. Kapı sönümlü tristör GTO(Gate Turn-Off) ile 20 kHz' lere, izole kapılı bipolar transistör IGBT(Insulated Gate Bipolar Transistor) ile 100kHz'lere ve MOSFET(Metal Okside Schottky Field Effect Transistor) ile birkaç yüz kHz'lere erişilmiştir. GTO, IGBT ve MOSFET ile yine rezonans devreli inverterler gerçekleştirilmekte ve frekans yükseltilebilmektedir. Frekansın yükseltilmesinde, en önemli rolü rezonans devreli inverterler oynamaktadır.

Elektrik enerjisinin diğer enerji türlerine kolay çevrilmesi, üretimin kolay olması özellikle de tüketiminde diğer fosil kaynaklı yakıtlar gibi çevreye zarar vermemesi, kontrollu bir düzen olması ve çok çeşitli kaynaklardan elde edilebilmesi üstünlükleridir.

2. Endüksiyon Fırınnlarının Tarihçesi Ve Üstünlükleri

2.1. Tarihçe :

Endüksiyonla ısıtmanın dayandığı temel prensip, teorik düzeyde Faraday (1791 - 1867) zamanında biliniyordu. Ancak bu devrede endüksiyonla ısıtma için yeterli güç kaynaklarının bulunmamış olması nedeniyle teorik prensiplerin uygulamaya geçmesi mümkün olmadı.

Endüksiyon ocakları ile ilgili ilk patent 1897'de İngiltere'de Ferranti tarafından alındı. Bulunan bu ocak tipine, metal bobinin dışına konduğu için " halka" veya "nüveli" ocak adı verildi. Ticari ilk uygulama ise 1900 yılında İsveç'te Gysimge'de Kjellin tarafından kurulan 80 kg kapasite ve 73 kW ğüçlü çelik ergitme ocağı oldu.

Daha sonraları 1906'da Essen (Almanya)'da Röchling Roden hauser ocağı geliştirdi . Bu ocağın en önemli özelliği 750 kW' lık bir güç ve 5 Hz frekans ile çalıştırılmasıydı. Güç faktörünün daha iyi olacağı umularak bu ocakta frekans çok düşük tutulmuştur.

Endüksiyon ocaklarının bu devredeki en büyük problemi özel, pahalı ve bakım güçlükleri fazla olan jeneratörlere ihtiyaç gösteren frekans düşüklüğü olduğudur. Nitekim 1900-1910 yılları arasında metalin karbon almasını engelleyen curuf örtüsü altında çalıştırılan ilk Heroult tipi ocaklarının piyasaya çıkarılması ile bu endüksiyon ocakları bütün özelliklerini kaybederek terkedilmiştir .

1916' da Ajax Metel Company' den Dr.G.H.Clamer, Leeds and Northrup'tan elektrik enerjisi ile ısı enerjisi elde edilmesi konusunda temel prensiplerle herhangi bir yanlışlığın bulunup, bulunmadığının araştırılmasını istedi. Dr. Northrup bu konudaki çalışmaları sonunda " ümit verici " olarak görünen tek yöntemin yüksek frekanslı indüklenmiş akımlarla ıstma yöntemi olduğunu belirtiyordu.

Şebeke frekansında daha yüksek bir frekans ile çalışmada karşılaşılan en büyük sorun kompanzasyon kondansatörlerinin yarattığı sorunlardır. General Electric Company' nin kağıt kondansatör üretimi ile bu sorun da çözümlenmiş ve şebeke frekansının üzerinde çalışma imkanları artmıştır

İlk orta frekans ergitme ocağı 1927 yılında Sheffild' da Electric Furnace Company ( EFCO ) tarafından gerçeklenmiş, bu tarihten sonra paslanmaz çelik üretimi ve özel alaşım hazırlanmasında kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır.

Ergitme ocaklarında karıştırma özelliği dolayısıyla düzgün bir metal ve ısı dağılımı, alaşım kayıplarının azlığı, sıcaklık ve bileşim kontrolünün çok iyi olması, işlem görecek malzeme özelliklerinin sınırlı olmaması, istenildiği zaman kısa süre içerisinde soğuktan işletime alınabilmesi hava kirliliği probleminin olmayışı endüksiyon ergitme ocakları kullanımının yaygınlaşmasında temel faktörlerdir.

Endüksiyon ocaklarının çelik ergitiminde en hızlı gelişme gösterdiği konu paslanmaz çelik üretimi ve çelik dökümhanelerindeki uygulamaları oldu. Karbon kayıp veya kazanımının bulunmaması, hurdayı seri olarak ergitebilmesi, krem ve diğer alaşım elementlerindeki oksitlenme, kayıplarının düşüklüğü nedeni ile bu ocaklar paslanmaz çeliklerin üretiminde kolaylıkla uygulanabilmiştir.

İkinci dünya savaşında sonra otomotiv endüstrisinin gelişimi elektromagnetik endüksiyon ile ısıl işlemin önemini arttırmış, daha değişik uygulamaları için çalışmalar hızlandırılmış ve yüzey sertleştirme işlemleri için radyo frekansında ısıtıcılar geliştirilmiştir. Dalma etkisi dolayısıyla kontrol edilebilir işlem derinliği, kayıpların diğer sistemlere göre az oluşu, bantta seri üretim için uygulama kolaylıkları, yüzey sertleştirme işlemlerinde elektromagnetik indüksiyon ile ısıtma yönteminin kullanımını yaygınlaştırmıştır.

Endüksiyon ısıtıcılarının ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde ilk yatırım maliyetlerinin diğer sistemlere göre yüksek olduğu bir gerçektir. Özellikle orta frekans ısıtıcılar ( motor-alternatör grupları) hem ilk yatırım, hem de periyodik bakım giderleri açısından pahalı bir sistem oluşturmaktadır. 1966 yılından itibaren yarıiletken güç sistemlerinin geliştirilmesi ile endüksiyon ergitmede yeni bir devir başladı. Bu devrede son zamanlarda kaydedilen en önemli gelişme değişen frekanslı (VSP) endüksiyon ocakları olmuştur. Yarıiletken teknolojisin gelişimi ile bu ekonomi sorunu önemini kaybetmiş ve bu alandaki çalışmaları günümüzde oldukça yaygınlaşmasını sağlamıştır.

2.2. Endüksiyon Fırınlarının Diğer Isıtma Yöntemlerine Göre Üstünlükleri :

Endüksiyon ısıtmanın, metal- işleme endüstrisinde yaygın kullanımına neden olan bazı avantajları şunlardır.

1 - Metalleri ısırma süresi çok kısadır.
2 - Bütün parçayı ısıtmak yerine yüzeyin istenile bölümlerini ısıtabilme yeteneği
3 - Gücün yalnızca gerektiğinde ısıtma için kullanılması-sürekli fırın sıcaklığının korumak zorunluluğunun bulunmaması
4 - Kullnıcıya fuel-oil veya gaz ateşlemeli fırınlardan daha iyi çalışma imkanı sağlanması
5 -Diğer fırınlarda kullanılan gazlar nedeni ile hava kirliliğinin bulunmaması
6 - Ergitmede alaşımların mükemmel şekilde karışması
7 - Öncelikle son yıllarda ortaya çıkan hammadde ve yakıt darboğazına karşılık, endüksiyon fırınlarında atom enerjisinde yararlanılabilir.
8 - Fırın ısısının kontrolünün çok kolay ve hassas bir şekilde gerçekleştirilebilmesi

3. Endüksiyon ile Isıtma Teorisi

3.1. Tanım :

İndüksiyon ısıtma metal veya elektriksel olarak iletken bir malzemenin elektromanyetik bir alan içersine konması ile malzeme içine indüklenen akımların oluşturduğu ısıya bağlı olarak materyallerin özelliklerini değiştirmesi veya çeşitli işlemlerden geçirilmesine yarayan bir ısıtma metodudur.

Endüksiyonla ısıtmanın en basit ve genel örneği transformatör çekirdekleri ile motor içinde çekirdek kayıplarının neden olduğu ısınmadır. Ancak bu tür bir ısınma istenmeyen bir özelliktir. Bu ısınmanın önlenmesi için gerekli önlemler alınmaktadır. Buna karşılık ısınma özelliğimden faydalanılacak bir başka endüstri dalı geliştirilmiştir.

3.2. Endüksiyon Bobinleri :

Endüksiyon ile ısıtma için gerekli değişken manyetik alan bir bobin içinden geçen alternatif akımla elde edilir. Bu akımın frekansı her uygulama için uygun bir değer alır.

3.3 Endüksiyon Isıtma Spektrumu :

Bir iş parçasının belirli bir güç sistemi ile verimli bir şekilde ısıtılıp ısıtılmayacağı , iş parçası malzemesinin elektriksel özelliklerine , manyetik özelliklerine, büyüklüğüne, ulaşılması istenen sıcaklık ve uygulanacak frekansa bağlıdır. Küçük çaptaki parçaların ısıtılması veya küçük çaplı ocaklarda metal ergitimi daha yüksek frekanslara ihtiyaç gösterir. Belirli bir frekansla ısıtılabilen veya ergitilebilen bir malzeme daha yüksek frekanslarda da ısıtılabilir veya ergitilebilir. Ancak belirli bir frekansta aşağıdaki tabloda verilen boyutlardan daha küçük boyutlardaki malzemelerin ısıtma veya ergitme verimi önemli ölçüde düşer.

EVDE RÜZGAR ENERJİSİNDEN ELEKTRİK ÜRETİMİ GÜLÜ KULLANIM PROJESİ

EVDE RÜZGAR ENERJİSİNDEN ELEKTRİK ÜRETİMİ GÜLÜ KULLANIM PROJESİ

EVDE RÜZGAR GÜLÜ KULLANIM PROJESİ

Rüzgar gülü sayesinde evin yıllık elektrikenerjisi ihtiyacını %50’lere kadar indirebilirsiniz. Şimdi bu projeyigerçekleştirmek için bize ne lazım;

1-)Bir tane 400Waat’lık 12voltu alıp 220 volta dönüştüren DC/AC Konvartör(Devre şemasını da şuadreste bulabilirsiniz.http://www.erciyes-online.net/proje/devreler/konvertor.htm)
2-)Bir tane 60 amperlik akü


3-)Bir tane 12 volt’luk dinamo,yaklaşık olarak

4-)En önemli aşamaya gelirsek, rüzgar gülününereden temin edeceğimiz. Aslında bu işi kendimiz halledebiliriz. İlkönce kağıt üzerinde kendi kafamıza göre bir çizim yapalım. Rüzgargülünün çapı 1 yada 1.5 metre olsa yeter. Rüzgar gülünü kalın kartondanyapacağımız gibi aynı zamanda da ince ve hafif aluminyum plakadan dayapabiliriz. Hatta bu işi iyice geliştirerek rüzgar gülü yerine verimiartırmak için küçük çaplı bir yatay eksenli rüzgar türbünü yapabiliriz.Kısacası rüzgar gelince dinamoyu çevirecek bir şey olsunda ne olursaolsun. Rüzgar gülü, rüzgar türbünü, hatta büyük bir pervane bileolabilir. Verimi iyi alabilmek için pervane çarkları arasındaki açının67.5 derece olmasına özen gösterin. Pervanelerin yeterince hafif olmasıiçinde ince aluminyum plaka kullanırsanız daha yüksek verim alırsınız.

Şimdi bunları kısaca bir toparlarsak;
Rüzgargülünü, rüzgarı iyi bir şekilde alabilecek bir yere koyacağız.(Örneğinbalkon, bahçe, tarla,çatı, arazi vb.gibi). Rüzgar gülünü de dinamoya,dinamoyu da aküye bağlayacağız. Aküyü de DC/AC Konvartör’ebağlayacağız. Konvartör’den yaklaşık olarak 400 Watt ve 220 volt’lukbir AC gelirim çıkışı olacaktır. Bununla da evdeki bir çok aletiçalıştırabiliriz.

Piller Pili ilk Kim İcat Etti ?

Piller Pili ilk Kim İcat Etti ?

Günümüzdenyaklaşık 2.000 yıl önce, eski Yunan bilgini Thales, bir kumaş parçasınıfosil ağaç reçinesinden oluşmuş sarı bir kayaç türü olan kehribarasürterek, küçük elektrik kıvılcımları elde etmişti. Ama insanların bugücü denetim altına alarak, düzenli bir elektrik akımı sağlayan piliüretmeyi başarmaları için aradan çok uzun bir zaman geçmesi gerekliydi.1800'de Alessandro Volta (1745-1827), yaptığı ilk pile ilişkinayrıntıları yayınladı. Volta pili belirli çözeltiler ile metalelektrotlar arasındaki kimyasal tepkimeden yararlanma yoluyla elektriküretiyordu. John Frederick Daniell (1790-1845) gibi başka bilimadamları, elektrot yapımında farklı gereçler kullanarak Volta'nıntasarımını geliştirdiler. Günümüzün pilleri de aynı temel tasarıma dayanmakta, ama yapımlarında modern gereçler kullanılmaktadır.

LAMBALAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER VE ÇEŞİTLERİ

LAMBALAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER VE ÇEŞİTLERİ

LAMBALAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Görünür bir ışınım üretmek üzere tasarlanmış cihaza Lamba denir. günümüzdeen temel ışık kaynağı olan akkor Flamanlı lambalar, akkor ışınımıyla ışıküretirken , yüksek verimliliğiyle bilinen deşarj lambaları gazda elektrikselboşalmayla ışık üretirler.

Bir lambanın 1 Watt harcayarak ürettiği ışık akısının değeri olambanın ışıksal etkinlik değeridir. Fakat, dış ortam ısısı, balastözellikleri, lambanın yanma pozisyonu, şebeke gerilimindeki değişimler,kullanım süresi gibi faktörler lamba veriminde değişimlere neden olabilir.

Standart çalışma koşullarında lambanın ortalama kullanım süresine Lamba ömrüdenir. Şebeke gerilimindeki dalgalanmalar, toz, nem, sarsıntı, açma-kapamasıklığı, ortam sıcaklığı, kullanılan starter, balast gibi elemanların özelliklerilamba ömrünü etkiler.

Ampullerin Yapısı Ve Çalışma Şekli

Ampullerin Yapısı Ve Çalışma Şekli

ışık sistemlerinin icadından önce, güneş battıktan sonraki ışık ihtiyacıinsanlar için büyük bir sorun olsa gerekti. Tabi ki mumlar, meşaleler,gaz lambaları gibi ilkel ışık sistemleri kullanılıyordu. Ama sizi oyıllara götürseler herhalde ampulsüz bir dünyaya pek desabredemezdiniz. Ampulün icat edilmesinden bugüne ışık sistemleri çokdeğişti. Desem ki size ampuller pek değişmedi. Çokta yalan söylemişolmam galiba.
Bu yazımda en basit ışık sistemi olan ampulleri anlatmaya çalışacağım.Fakat benim anlatacağım, hepimizin evinde bulunan klasik akkor telliampuller. Ampullere çok daha yakından bakmak isterseniz devam edin.

NASIL ÇALIŞIR?

Aslında ampullerin çok basit bir ışık sistemi yapısıvardır. Hepimiz biliriz ki üzerinden elektrik akımı geçen bir metaldirenç gösterir. Bu direnç karşısında ısınır. Bunu en yakın elektriksobalarında ve elektrik ocaklarında görebilirsiniz. İşte ampulde buprensibe göre çalışır. Ampulün içinde bulunan çok ince filamandediğimiz (çoğunlukla tungsten metalinden yapılmış) bir tel bulunur. Butelden geçen elektrik akımı sonucunda tel aşırı derecede ısınarak(yaklaşık 3000 C) ışık yaymaya başlar.
Ampulün yapısına bakacak olursak, içi argon gazıyla dolu armut şeklindebir camdan yapıldığını görürüz. İçinde elektrik akımının geçtiği kalıniki tane tel vardır. Bu tellerin ucunda iki tel arasında ise filamanbulunur. Filamanı tutan ayrıca iki veya daha fazla destek tellerivardır. Akım ve destek telleri cam bir kaideye tutturulmuştur.

Akım tellerinin birisi ampulün altındaki noktaya,diğeri ise vidalı kısmın yan tarafına bağlıdır. Elektrik bu noktalardantemin edilir.

Filamanlar tungsten metalinden yapılırlar. 60 Watt 'lık bir ampuldebulunan filamanın boyu yaklaşık iki metredir. Çift sarmallı olarakyapıldıkları için boyu size kısa gelebilir. Bunu aşağıdaki filamanınbüyültülmüş resminden daha iyi anlayabilirsiniz.
NEDEN TUNGSTEN METAL?
Ampulün içindeki filamanın yüksek sıcaklığa ulaşarakışık yaydığını artık biliyoruz. Bir filamanın bu denli yüksek birsıcaklıkta erimemesi lazımdır.

İlk ampullerde kullanılan karbon filamanlar 2100 Cüzerindeki sıcaklıklarda buharlaşarak inceliyor ve kopuyordu. Dahadüşük bir sıcaklık loş bir ışık; daha yüksek bir sıcaklık ise filamanınerimesi demekti.

Tungsten filamanlar ise yüksek erime derecesiyle(3410 C) ampullerde kullanılabilecek en iyi metaldir. Yüksek ısıderecesinde parlak ışık verebilmektedir. Bununla beraber tungstenfilaman da bir gün incelecek ve kopacaktır.

NEDEN ARGON GAZI?

Yanmanın gerçekleşebilmesi için ısınan bir cisim veoksijen gazı gereklidir. Oksijen gazı yoksa yanma gerçekleşmez. Buyüzden ilk ampullerde, ampulün içindeki hava vakum ediliyor ve nerdeyseoksijen gazı olmuyordu. Böylece içerdeki filaman yanıp kül olmuyordu.

Tungsten filamanlı ampullerde şu problem ortayaçıktı: Tungsten filaman yüksek sıcaklıkta buharlaşmaya başlıyordu. Bubuhar vakumsuz, havasız bir ortamdan dolayı ampulün iç yüzeyinde bir istabakası oluşturuyordu. Bu da zamanla ampulüm kararması ve ışığıhapsetmesi demekti.

Bu yüzden kullandığımız modern ampullerin içerisineargon gazı doldurulmaktadır. Argon gazı ampulün zamanla kararmasınıönlemektedir.

AMPULÜN HİKAYESİ

Burada uzun uzadıya tarihçe anlatmayacağım size.Ampulle ilgili olarak pek çok kişi tarihte çalışmalar yapmıştır. Fakatyapılan ampuller çok kısa ömürlü olmuşlardır. Size iki kişidenbahsedeceğim. Birisi İngiliz Joseph Swan ve diğeri ise (sanırımhepinizin en çok duyduğu isim) Amerikalı Thomas Edison. Şaşırtıcı birşekilde her ikiside birbirinden habersiz, 1878-1879 yıllarında, o zamangöre uzun dayanan (yaklaşık 12-13 saat) ampulleri yapmışlardı.Ampullerinde kullandıkları tel ise kömürleşmiş pamuk lifiydi. Yanikarbon elementiydi. Daha sonra 1880 yılında Edison kömürleşmiş bambulifinden 40 saate kadar dayanan ampulünü yaptı.

Edison'un ampullerindeki sorun filaman telininömrünün kısa olmasıydı. Kullandığı karbon lifleri 2675 C 'de ışıksaçıyordu. Bu karbon lifleri kısa sürede buharlaşarak inceliyor vekopuyordu. Çözüm düşük sıcaklıktı, fakat buda az ve loş ışık demekti.

Diğer mucitlerde çalışmalarını sürdürdüler. 1898 'deKarl Auer filaman olarak erime derecesi 2700 C olan osmiyumu kullandı.1903 'de Siemens ve Halske tantalumu kullandı. Erime noktası 2996 Cidi. Fakat hiçbirisi bugün kullandığımız ampul değildi.

Nihayet 1906-10 yıllarında General Electric Firmasıve William Coolidge bugünkü modern ampullerde kullanılan tungstenfilamanlı ampulü geliştirdiler. İşte o gün bu gündür bu ampullerikullanıyoruz.

AMPUL AVANTAJLI MI, DEĞİL Mİ?

Birazda akkor telli ampullerin avantajlarına ve dezavantajlarına değinelim:

Avantajları:

- Yaygın kullanım alanı ve düşük maliyet

- Kolaylıkla elektrik sistemlerine bağlanabilmesi

- Ufak araçlara uyumluluğu

- Düşük voltajlarda, örneğin pillerle bile çalışabilmesi

- Çok değişik şekillerde ve boyutlarda olabilmesi

Dezavantajları:

- Tek dezavantaj olarak, elektrik enerjisinin sadece%10 kadarını ışığa çevirdiğini, geri kalanını ise ısı enerjisineçevirdiğini söyleyebilirim.

Başka bir dezavantajı varsa bile pek de haksızlık etmemek lazım ampullere

samipaşazade sezai sergüzeşt romanının özeti

samipaşazade sezai sergüzeşt romanının özeti

Sergüzeşt

(Samipaşazade Sezai)

KİTABIN ADI : Sergüzeşt
YAZARI : Samipaşazade Sezai
YAYIN EVİ ADRESİ : Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları/Ankara
BASIM YILI : 1984

KİTABIN KONUSU

Romanın konusu bir esir kızın hayatını,çektiği acıları anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Dilber yaşadığı hayattan kurtulmak için evinden kaçar.Bir tüccarın eline düşer ve tüccar kızı esir pazarında memura satar.Memur ailesi de kendilerine yük olduğu gerekçesiyle esirciye satarlar. Esirci Dilber’in güzelliğini keşfedip besler ve yüksek bir fiyata oğlu için uygun gören bir hanımefendiye satar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Hanımefendinin oğlu Celal Bey Avrupa görmüş ressamdır. Kızdan hoşlandığı ve de onun esiri olduğundan, sık sık çeşitli kıyafetlere sokarak, ustasından öğrendiği şekilde tasvirlerini yapmaya başlar. Bütün bunlar kıza zulüm gibi gelir, dayanamayıp ağlamaya başlar. Celal Bey Dilberle evlenmek ister ancak işin içine aile bağları girer.Bunun farkına varan annesi Dilber’i esirciye sattırır. Celal bunu duyduğu zaman yataklara düşer ve bir daha kendine gelemez. Annesi yaptığı yanlışın farkına varır fakat artık çok geçtir.

Bu arada Dilber Mısırlı bir tüccara satılmıştır. Saray gibi bir yerin harem bölümünde diğer kızlarla yaşamaya başlamıştır. Haremağası Cevher Ağa’da Dilber’i kızı gibi sevmiştir. İstanbul’a göndermeyi istemektedir. Dilber’i kaçırmak için dışarıdan merdiven dayayarak Dilber’i indirir. Ama kendisi ihtiyar olduğundan ve heyecanın da etkisiyle düşer ve ölür.Ne yapacağını şaşıran esir kız, çaresizlik içinde kendisini Nil nehrine atar ve hayatına son verir.

KİTABIN ANA FİKRİ

Hiçbir zaman intiharı son çare olarak görmemeliyiz.Adaletin elbet birgün tecelli edeceğini unutmamalıyız.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Soylu ve zengin bir aile çocuğunun esir bir kıza sırılsıklam aşık olması gibi okuyucuyu meraklandıran ilginç olaylar vardır. Romandaki bazı şahıslar şunlardır:

Dilber : Çok gururlu ve sakin bir kızdır.Onu gören herkes aşık olmaktadır fakat esir olmasından dolayı evlenmesi mümkün olmamaktadır. Kurtuluşu intihar etmekte bulmuştur. Günümüzde böyle insanların eşya yerine konması bir insanlık ayıbı sayılmaktadır.

Celal Bey : Namuslu iyi terbiye görmüş ve iyi bir eğitim almış, soylu bir ailenin çocuğudur.Dilber’in satılmasından sonra akli dengesini yitirmiştir.

Cevher Ağa : Yardımsever ve çok babacan bir insandır. Dilber’i kızı gibi sevmiştir. Onu esir hayatından kurtarmak istemiştir fakat ömrü buna yetmemiştir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Eserde tutsak bir kızın başından geçenler anlatılmış, dönemin toplumsal sorununa gerçekçi bir yaklaşımla değinilmiştir. Bunun yanında, konuşmaların sadeliği, günlük dile uygunluğu ile de dikkati çekmektedir. Okuyucuyu meraklandırarak kitabın okunmasını sağlamaktadır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Samipaşazade Sezai, Türk yazar (İstanbul 1860-1936). Paris’e kaçarak jöntürk hareketine katıldı ve örgütçe yayımlanan Şura-yı Ümmette başyazarlık yaptı(1901-1908). Madrid’de elçi olarak bulundu(1909-1914). Sergüzeşt(1889) adlı romanı Türk edebiyatının ilk gerçekçi romanı olarak kabul edilir.

sinekli bakkal romanının kısa özeti

sinekli bakkal romanının kısa özeti

S İ N E K L İ B A K K A L

( H A L İ D E E D E İ P – A D I V A R )


Sinekli Bakkal olayın geçtiği bu dar sokağın adını almıştır. Ve bu sokaktaki evler iki katlıdır. Sokağın başından evlerin pencerelerine baktığınızda, evlerin pencerelerin önünde çeşit çeşit, renk renk çiçeklerin olduğunu görmek mümkündür.

Burası dünyanın herhangi bir yerindeki fukara mahallesinde farkı yoktur. Bir geçitten çok toplantı yeri; mahalleli hep burada muhabbet eder, kavga eder, eğlenir. Hatta ihtiyarlar çeşme başında doğuran kadınların olduğunu bile söylerler.

Eğer bu sokakta yabancı biri durur, su dolduran kadınlarla muhabbet ederse bir kınalı parmak ona iki yerden birini gösterir. Biri Mustafa Efendi’nin “İstanbul Bakkaliyesi”, diğeri ise İmamın evi. Birincisi sokağın ortasında ki evlerin birinin altındadır. Diğeri ise sokağın tek üç katlı binasıdır. Fakat kapısı öteki sokağa açılır, küçük Sinekli Bakkal. Zengin-fakir, çevre halkı, ölüm-doğum, nikah gibi hayati meselelerde o eve gelmek zorundadırlar.

İmama göre hayatta iki yol vardır. Biri cennet, diğeri cehenneme çıkar. İmama göre zevke, cümbüşe düşkün gafillerdir. Cennet yolcuları ise gülmezler. Onlara göre zevk, neşe veren her şey günahtır.

İmam karısını gençken kaybetti, bir daha da dünya evine girmedi. Emine adlı kızından başka kimsesi yoktur. Temizdi, hamarattı, titizdi ve de mahalle çocuklarıyla oynamayı da hiç sevmezdi. Suratsızdı, gülmezdi yani kısacası imamın inancının timsaliydi. Emine on yedi yaşında iken mahallede haylazlığıyla ün yapmış zenne rolüyle çıkan “Kız Tevfik” diye bir delikanlıyla kaçmıştı. Hiç bir ortak yanları olmayan, akla mantığa sığmayan bu iki kişiyi tabiat birleştirmişti.

Kız Tevfik erkeler tarafından sevilmezdi. Çünkü kendinin yaptığı makyajlar hiç te hoşlarına gitmezdi. Fakat buna rağmen en ciddi olanı bile gülmekten kendini alamazdı. Hatta Zaptiye Nazırı Selim Paşa da Tevfik’i gitmiş ve izleyip kahkahalarını tutamamıştır.

Bu yıl içerisinde hem dayısını hem de annesini kaybetmiştir. Birinden dükkân, diğerinde de bahçeli bir ev kalmıştır.

Emine Tevfik’in ağzından oyunculuğu bırakıp bakkal dükkânı işleteceğinin sözünü alır almaz imamın evinden kaçtı. Bu evliliği mahallelinin yardımıyla başka mahallede kıyılmıştır. İmamın kızı Tevfik’in evine geldiği gün tüm mahallelinin karlısında Emine’yi evlatlıktan reddetmiştir.

Tevfik’in yattığı katlığı, çalıştığı zaman belli değildi. Bu huyları da dükkânda da boy göstermektedir. Bütün malların bayat, dükkân ise pislik içerisindedir. Ve de gelen müşteriler yavaş yavaş da azalmaktadır. Bunu hemen sezen Emine Tevfik’i tam bir çırak gibi kullanır. Emine’nin idaresinde dükkân tertemiz olmuş ve dolayısıyla da sayışlar artmıştır.

Bir gece vakti Emine aşağıdan gelen sesler üzerine uyanır ve yataktan kalkıp sesin geldiği yöne doğru ilerler. Bu sesler Tevfik ve bir grup arkadaşının toplanıp Tevfik’in Emine’nin dükkânda yaptığı hareketleri ve yatak odasında yaptığı hareketleri arkadaşlarına anlatıyordu. Bunu anlayan Emine hakaretlerle Tevfik ve arkadaşlarını dükkândan kovalar.

Tevfik Emine’ye kendini affettirmek için kapısının önünde gezer, kendisini affetmesi için Emine’ye güzel sözler gönderirdi. Bunlardan bir sonuç elde edemeyince Tevfik köşe başlarında içer. Bundan da mahallelinin rahatsız olmasıyla komisere şikâyet ederler. Ve bu şikâyet sonucunda mahkemeye çıkar ve mahkeme sonucunda Tevfik’i Gelibolu’ya süreler.

Tevfik’ten ayrıldığında gebe olan Emine kısa bir süre sonra kızı olur. Adını da Rabia koyalar. İmam Hacı İlhami Efendi, torununu tam bir din eğitimi ile yetiştirirler. Rabia ise her okutulan namaz sürelerini ezberlemekte zorlanmaz. Bunu üzerine baba kız Rabia’yı hafız yapmaya karar verilerler. Verilen iyi ve güzel bir eğitimle hafız yaparlar.

Rabia’nın sesinin güzelliği kısa bir sürede duyulur ve ünü çabucak yayılır. Bunda sonra mevlitlerde ve camilerde ilahiler okurdu. Bir gün kendisini dinlemeye gelen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım hayran kalır ve Selim Paşa’ların konağının en itibarlı misafirlerinden olur.

Konağın görevlilerinden olan Pregrini ile Mevlevi Dervişi Vehbi Dedeyi musiki hocası olarak tutar. Bu arada babasını merak eden genç kız, bir gün o nu gidip görmüştür ve yapılan tenkitlerin aksine onu çok sevmiştir. Durumu öğrenen İmam “ya anneni, ya babanı” demesi üzerine Emine babasını tercih eder, onunla birlikte yaşamaya başlarlar.

Selim Paşa’nın oğlu Hilmi Bey, hürriyet taraflısıdır. Bu durumu meydana çıkmış ve bir gün Hilmi Bey, sözde bir görevle Şam’a sürgün edilmiştir. Daha İstanbul’dayken Hilmi Bey’e Avrupa’dan gelen gazete, dergi gibi bazı evraklar da kadın kılığına girerek, Fransız pastanesinden alıp kendisine ulaştıransa Kız Tevfik’tir. O Şam’a yollandıktan sonra da bu işlere devam eden Tevfik defasında yakalanır ve o da Şam’a sürülür.

Oğlunun bile sürgününe göz yuman, hatta padişaha sadakatini göstermek için, bu işte rol oynayan Selim Paşa, Rabia’nın babasının felâketine hiç aldırmamış; ama genç kıza olan ilgi ve yardımını da azaltmamıştır. Ne var ki Rabia konaktan elini ayağını çeker.

Rabia, babası gittikten sonra, mahallelinin yardımı ve desteği ile onun bıraktığı dükkânın işlerini yürütmeye çalışır. Bu arada kendisine en yardım edenlerin arasında da İtalyan Pregrini ve Mevlevi dervişi Vehbi dededir. Bu iki müzisyenin ikisi de öğrencilerini derin bir sevgiyle bağlıdırlar.

Rabia’nın ünü şimdi daha da çok artmıştır. Ramazanlarda camilerde mukabele okuduğu zaman kalabalıktan iğne atılsa yere düşmeyecek hale gelir. Sık sık mevlitlere çağrılarak büyük itibar görmektedir.

Mümkün olduğu kadarıyla her yerde Rabia’yı izleyip, dinleyen Pregrini’de yavaş yavaş bu aşkın etkisiyle Müslümanlığa karşı da derin bir sevgi ve saygı duymuştur. Bir gün içini yakın dostu olan Vehbi Dede’ye açar; “Müslüman olmak ve Rabia ile evlenmek istediğini” bildirir. Vehbi Dede de bunu Rabia’ya açıklar. Tabi Rabia da Pregrini’ye karşı ilgisiz değildir. Daha sonra ikisi anlaşıp evlenirler. Pregrini verdiği sözde durup Müslüman olur ve adını Osman olarak değiştirir.

İmamla, kızı Emine bir süre önce ölmüşlerdir. Osman eşini eski anıları içinde mutlu kılmak için, imamın evini satın alır. Ev belli bir zamandır kullanılmadığı için bakım gerekmektedir ve gerekli tamiratları yapar. Dayayıp döşer ve oturulacak şekle getirir. Karı koça tam bir anlaşma içerisinde bu evde yaşamaya başlarlar. Aradan geçen belli bir zaman sonra bir de oğulları olur.

Yıl 1980’i bulmuş, ülkede Meşrutiyet ilan olmuştur. Eski yönetimin kahrına uğrayıp sürgüne gönderilenler birer birer İstanbul’a dönmektedirler. Bu arada bir gün Rabia Tevfik öğle hürriyet kahramanı falan değildir, ama ne zarar. Eski yönetimin kahrına uğradı mı? Uğramadı mı? Kahraman sayılacaktır. Nitekim vapurdan indiği zaman Sinekli Bakkal’ın yaşlı, genç bütün ileri gelenleri kendisini “Yaşa, Varol” larla karşılarlar, nutuklar söylenir, omuzlara alınır.

Artık yaşlanmış, göbek bağlamış, yorulmuş bir adam olan Kız Tevfik’in bütün bu olan biten karşısında şaşkındır; ama getirilip de kucağına “Bu da torunun…” diyerek nur topu gibi bir oğlan çocuğu verildiği zaman, engin bir mutluluk içinde kendine gelir.












Kitabın Yazarı : HALİDE EDEİP-ADIVAR
Kitabın Adı : SİNEKLİ BAKKAL
Kitabın basım yılı - Baskı : 1997 – 47.Baskı
Romanda adı geçen kişiler :

Bakkal Mustafa Efendi : İstanbul Bakkaliyesi’nin sahibi, Tevfik’in dayısı.
Tevfik (Kız Tevfik) : Karagöz ve Ortaoyunu sanatçısı.
Emine : İmam’ın kızı,Tevfik’in karısı ve Rabia’nın annesi.
Peregrini (Osman) : Peregrini, Garp müziğinin üstadı olan, kulağı çok hassas bir müzik hocası.
Rabia : Tevfik ile Emine’nin kızı.
İmam Hacı İlhami Efendi : Mahallenin imamı.
Vehbi Dede : Dini, ama bilhassa tasavvufu temsil ediyor.
Selim Paşa : Hükümdarın Zaptiye Nazırı.
Sabiha Hanım : Selim Paşa’nın karısı.
Hilmi : Selim Paşa ile Sabiha Hanım’ın oğlu.Jön Türk. Genç ve devrimci aydınları temsil ediyor.
Mihri : Selim Paşa’nın kızı.
Rakım Amca (Cüce) : Tevfik’in oyuncu arkadaşlarından.
Bilal : Rumelili Bahçıvan Ramazan Ağa’nın yeğeni.
Tulumbacı Başı Sabit Beyağabey : Mahallenin Tulumbacı başlarından en hatırı sayılırı.
Çingene Penbe : Batıl inançları bol olan bir çingene.
Kanarya : Sabiha Hanım’ın alıp yetiştirdiği bir güzel Çerkes kızı. Daha sonra saraya Kadın Hanım’a verilen böylece saraya giren birisi.
Nejat Bey : Padişahın yeğeni.
Safvet Bey : İkinci Mabeyinci.
Dürnev : Selim Paşa’ların gelini; Hilmi’nin eşi.
Galip : Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından. Annesi ölmüş, zengin bir babanın oğlu.
Şevki : Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından.
Zati Bey : (Yeni) Dahiliye Nazırı.
Bayram Ağa : Selim Paşa’nın bahçıvanı.
Behire Hanım : Safvet Bey’in kız kardeşinin kızı.
Arif : Safvet Bey’in yetim yeğeni.
Muavin Rana Bey : Selim Paşa’nın yardımcısı.
Gözpatlatan Muzaffer : Tehlikeli, siyasi sanıkları sorgulamayla memur.
Misis Hopkins : Robert Koleji’nin İngilizce hocasının madamı.
Ebe Zehra Hanım : Mahallenin ebesi.
Kahya Şükriye Hanım : Sabiha Hanım’ın kahyası.
Uşak Şevket Ağa : Selim Paşa’nın uşağı.
Eskici Fehmi Efendi : Sinekli Bakkal’ın umumi ve içtimai hayatına, her vesileyle karışan; ihtiyar heyetinin hatırı sayılır azalarından.
Bekçi Ramazan Ağa : Sinekli Bakkal bekçisi.
Doktor Kasım : Dahiliyeci. Türk tıbbına Alman fennini, biraz da katılığını getiren meşhur simalardan. Rabia’nın doktorlarından.
Doktor Salim : Jinekolog. Türk tıbbına Alman fennini ve katılığını sokan diğer meşhur sima. Rabia’nın doktoru.
İkbal Hanım : İkinci Mabeyinci Safvet Beyin süt ninesi ve yalının hanımı.
Eleni : Osman’ın aşçısı.

cevdet bey ve oğulları özeti

cevdet bey ve oğulları özeti

Evet yeni kanal D dizisi olan ve kıvanç ile sağlam bir oyuncu kadrosu olacağı gözüyle kesin bakılan cevdet bey ve oğullarının özet özetini merak edenler için paylaşıyorum bugün biraz araştırma fırsatı yakaladım ve sizler için kısa ve öz olarak konusu senaryosu olacak olan cevdet bey ve oğullarını buldum sonunda. henüz yeni oyuncuları kıvanç dışında belli olmayan dizinin eylül ayında yeni sezonda bizlerle olmasına kesin gözüyle bakılıyor. ay yapımın projesi olan bu diziye merak oldukça büyük.
Cevdet Bey Ve Oğulları Özeti

1905 yılında yaşanan bir günün öyküsünden oluşmaktadır. Bu bölümde Cevdet Bey otuz yedi yaşında genç bir tüccardır. O sabah, görmüş olduğu bir rüyayı anımsayarak uyanır. Rüyasında eğitim aldıkları sınıfı su basmıştır. Bu su, Cevdet Beyin teridir. Sınıfı su içinde bıraktığı için “hoca” onu cezalandırmak ister. Ama buna cesaret edememektedir. Çünkü Cevdet Bey, Herkesten başkadır, yalnızdır… Düşünde, sınıf içinde yapılmaması gereken bir iş yapmış ve sınıfı tehlike içinde bırakmıştır. Buna benzer davranış özelliklerini gerçek hayatta da sergilemektedir. Tüccarlığı seçmiş olmakla başkalarına benzememekte, toplumdan uzaklaşmakta ve hatta değerler yönünden toplum düzenini tehdit etmektedir. Müslüman halkın gözünde ticaret, gayrimüslimlerin işi olarak görüldüğünden iyi bir uğraş olarak algılanmaz. Toplum her bakımdan geridir kati değerlerle, dini kurallarla yönetilmektedir. Cevdet Bey, bu yanlış algılamaları ortadan kaldırmaya yönelik davranışları nedeniyle, bir bakıma da yenilikçi biri olarak karşımıza çıkar. Toplum değerlerine aykırı hareket etmek, bilinçaltında bir çatışma yaratır. Söz konusu rüyanın görülmesinde bu çatışmanın da rolü olduğu söylenebilir. Rüyasındaki hoca Cevdet Beyi cezalandıramaz çünkü Cevdet Bey, suçlu olduğu kadar da hakli bir öğrencidir. Toplum, bu rüyada hoca imgesiyle karşımıza çıkar. Rüyada, Osmanlı toplumu bir bakıma da Cevdet Beyin bilinçaltı algılamalarında, içinde bulunduğu çıkmazdan, geri kalmışlıktan kurtulmayı istemektedir. Bu konuda ne yapması gerektiğini bilemediği içinse önder ya da önderlere gereksinim duyar. Hoca, Cevdet Beydeki bu gücü ayıramamıştır. Cevdet Bey teriyle topluma bir çıkış yolu gösterir. Ter, sürekli akacak, toplumun ilerlemesi önünde duran engelleri yıkıp geçecektir. Söz konusu rüya aynı zamanda Osmanlı toplumunun değişme özlemlerinin de simgesel bir anlatımıdır. Düşündüğü en önemli şey, hiçbir engelle karşılaşmadan ticari hayatını geliştirebilmektir. Zamanla, siyaset-ticaret ilişkisini iyice öğrenecek, mesleki çıkarları için bir takım siyasilerle az da olsa ilişki içine girecektir. Hükümet gibi muhalefeti de karşısına almayacak, herkese eşit uzaklıkta durmak gibi politik bir tutum geliştirecektir. Cevdet Bey, birçok bakımdan babası gibidir. Aile hayatına onun kadar düşkündür. Henüz evlenip çoluk çocuk sahibi olmadığı halde, yeni açtığı ticarethanesine şöyle bir isim koyar: Cevdet Bey ve Oğulları İthalat-İhracat-Nalburiye Zengin, soylu ve kültürlü bir kadınla evlenmek ister. O güne kadar hiç paşa yetiştirememiş orta sınıf bir aileden geliyor olması paşaları önemsemesine yol açar. Toplumsal konumu nedeniyle sürekli bu üst sosyo-ekonomik sınıf karşısında ezildiği, aşağılık kompleksi içinde yaşadığı anlaşılmaktadır. Bir paşa kızı olan Nigar Hanım’la yapacağı evliliğin bir anlamı da bu aşağılık duygusundan kurtulma isteğidir denebilir.
Cevdet Bey Ve Oğulları Özeti

mantıku't tayr özellikleri

mantıku't tayr özellikleri

MANTIKU'T-TAYR (Feridüddin Attar TÜRKÇESİ:GÜLŞEHRİ)

Feridüddin Attar Nisabur’da 1120’da dogmus ve muhtemelen 1194’da vefat etmis ünlü bir sair ve mutasavviftir.
Hekim ve eczaci olmasindan dolayi Attar olarak anilmaktadir.
Tac’ül Ârifin Necmettin Kübrevi’ye bagli olmakla birlikte; benimsedigi tasavvuf anlayisi bir sistemden ziyade İsrâki’dir.
Hz.Mevlâna, Seyh Galip ve diger mutasavviflar tarafindan yüceltilen Attar, çogu günümüze kadar ulasan pek çok eser birakmistir.
Adı Muhammed'dir. 6 Şubat 553' te Nişâbur' a bağlı Kedken 'de doğmuş, 10 Cemâziyel âhir 627' de Moğollar tarafından şehid edilmiştir.
Şiirlerinde "Attâr" ve "Ferîd" mahlâslarını kullanmıştır. Yirmi-yirmibeş yaşlarında tasavvufa intisap ettiği bilinen Attâr, aklî ve naklî ilimlerde yetişmiş büyük bir âlimdir.
Mantıkut'tayr adlı eserinin dışında Divanı, Muhtarnâme, Esrarnâme, Hüsrevnâme (İlahinâme), Musibetnâme ve büyük sufilerin hayatlarının anlatıldığı Tezkiretü'l-evliya'sı vardır.

Bunlarin arasinda en ünlüsü 1187’de yazmis oldugu Tuyûrnâme (Mantiku't-tayr veya Mantik Al-Tayr) adli 4931 beyitten olusan eseridir.

Attar, Kusdili veya Kuslar Meclisi olarak da bilinen bu mesnevî tarzi eserinde, tasavvufun Vahdet-i Vücûd anlayisini anlatir.

Eserdeçok zengin bir sembolik dil kullanilmis ve Hakikât’i arayanlar, yani Hakikât Yolunun Yolculari kuslarla simgelenmistir.

Hüthüt adli kus onlarin önderleri, kilavuzlari, yani mürsitleridir. Aradiklari Simurg adli efsanevî kus, Allah’in zuhûr ve taayyünüdür.
Tabii,zuhûr ve taayyün aslinda bizzat kendilerinden ibarettir.
Ancak,Vahdet-i Vücut’a, yani Varlik Birligi’ne ulasanlar, “halkin Hakk’in zuhuru; Hakk’in halkin bütünü oldugunu” idrak edebilirler.

HÜT HÜT KUŞU

ÖZET:
“… Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuslar bir araya gelirler.
Toplanan kuslarin arasinda hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül,
sülün, üveyk, sahin ve digerleri vardir. Amaçlari, padisahsiz hiç
bir ülke olmadigi düsüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir
padisah seçmektir.

Hüthüt söze baslar ve Hz.Süleyman’in postacisi oldugunu belirttikten sonra; kuslarin Simurg adinda bir padisahlari oldugunu söyler. Ama, hiç bir kusun haberlerinin olmadigini, herkesin padisahinin daima Simurg oldugunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasinda gizli oldugu için bilinmedigini ve onun “bize bizden yakin, bizimse uzak” oldugumuzu anlatir.
Simurg’u arayip bulmalari için kendilerine kilavuzluk edecegini ilave edince; kuslarin hepsi de hüthütün pesine takilip onu aramak için yollara düserler. Kuslarin hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…

Ama, yol çok uzun ve menzil uzak oldugundan; kuslar yorulup hastalanirlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine ragmen, hüthütün yanina varinca “kendilerince geçerli çesitli mazeretler söylemeye” baslarlar. Çünkü, kuslarin gönüllerinde yatan asil hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir
(!) Örnek olarak, bülbülün istegi gül; dudu kusunun arzuladigi abihayat;tavuskusunun amaci cennet; kazin mazereti su; kekligin aradigi mücevher; hümânin nefsi kibir ve gurur; doganin sevdasi mevki ve iktidar; üveykin ihtirasi deniz; puhu kusunun aradigi viranelerdeki define; kuyruksalanin mazereti zaafiyeti dolayisiyla aradigi kuyudaki Yûsuf; bütün digerlerinin de baska baska özür ve bahanelerdir.
Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayri ayri, dogru,inandirici ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olaganüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatir.
Hüthüt söz alir ve sunlari söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açisindan ilginçtir:

Simurg, apaçik meydanda olmasaydi hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydi hiç âleme gölgesi vurur muydu?Burada gölgesi
görünen her sey, önce orada meydana çikar görünür.Simurg’u görecek
gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydin degil demektir.Kimsede o
güzelligi görecek göz yok; güzelliginden sabrimiz, takatimiz
kalmadi.Onun güzelligiyle ask oyununa girismek mümkün degil.O, yüce
lûtfuyla bir ayna icad etti.O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun
yüzünü gönülde gör!

Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuslar, yine onun rehberliginde Simurg’u aramak için yola koyulurlar.Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktir…
Yolda hastalanan veya bitkin düsen kuslar çesitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunlarin arasinda, nefsanî arzular, servet istekleri,ayrildigi köskünü özlemesi, geride biraktigi sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, seriat korkusu, pislik endisesi,himmet,vefa, küskünlük, kibir, ferahlik arzusu, kararsizlik, hediyegötürmek dilegi gibi hususlarla; bir kusun sordugu “daha ne kadar yol gidilecegi” sorusu vardir.
Hüthüt hepsine, bikip usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde asmalari gereken “yedi vadi” bulundugunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi astiktan sonra Simurg’a Ulasabileceklerdir.
Hüthütün söyledigi, “yedi vaadi” sunlardir.

VADİLER
MERHALELER

1.Vadi
İstek

2.Vadi
Ask

3.Vadi
Marifet

4.Vadi
İstigna

5.Vadi
Vahdet

6.Vadi
Hayret

7.Vadi
Yokluk (Fenâ)

BEKÂ

Kuslar gayrete gelip tekrar yola düserler…

Ama, pek çogu, ya yem istegi ile bir yerlere dalip kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde bogulur, ya yüce daglarin tepesinde can verir, ya günesten kavrulur, ya vahsi hayvanlara yem olur, yaagir hastaliklarla geride kalir, ya kendisini bir eglenceye kaptirip kafileden ayrilir.
Bu sayilan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplaridir.Bu hicaplardan sadece otuz kus geçer.
Bütün vadileri asarak menzil-i maksudlarina yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuslar, rastladiklari kisiye kendilerine padisah yapmak için aradiklari Simurg’u sorarlar.

Simurg tarafindan bir görevli gelir…Görevli, otuz kusun ayri ayri hepsine birer yazi verip okumalarini ister.Yazilarda, otuz kusun yolculuk sirasinda birer birer baslarina gelenler
Ve bütün yaptiklari yazilidir.
Bu sirada, Simurg tecelli eder…
Fakat, otuz kus, tecelli edenin (!) bizzat kendileri oldugunu; yani, Simurg’un mânâ bakimindan otuz kustan ibaret olduklarini görüp sasirirlar.Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüslerdir.Kuslar Simurg, Simurg da kuslardir.Bu sirada Simurg’dan ses gelir:
“Siz buraya otuz kus geldiniz, otuz kus göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burasi bir aynadir!”
Hasili, otuz kus, Simurg’un kendileri oldugunu anlayinca; artik, ortada, neyolcu kalir, ne yol, ne de kilavuz...

Çünkü, hepsi BİR’dir.

Ayni, asikla, masukun askta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olmasi gibi...Aradan zaman geçer, “fenâda kaybolan kuslar yeniden bekâya dönüp”,yokluktan varliga ererler…”

Attar, “ölümden sonraki ölümsüzlügün sirrina” lâyik olacaklarin bilinciyle;ancak, bunlari yazabilir Kusdili olarak; sembolik lisanla!
Kusdili, mesnevî anlam ve kapsam olarak zengin bir sembolizmadir.

Kuslar, “Hakikât Yolunun Yolculari” ;
Simurg, “Hakikât” olarak tanimlanir.

İnsan ömrünün engebelerine esdeger merdiven basamaklarini çikabilmek vesonunda ancak çok az kisinin hedefine ulasabilmesi seklinde düsünülebilir.

Bunlar, tekamül merdiveninin, İstek’ten Fenâ’ya dogru çikan basamaklaridir.Açiklandigi gibi, kuslarin bazilari, Fenâ’dan daha ileri giderek Fenânin da Fenâsini, yani Bekâ'yi idrak eder.Sembolik evrende terk etme , yegâne kemalât yoludur. Bu sembolizmada, kuslar sâlikleri, kilavuz Hüdhüd kusu mürsidi temsil eder.Sîmurg (otuz kus), yani Anka ise, Allah'in zuhûr ve taayyünüdür.Tûyurname, bir vadiden öteki vadiye sirayla geçilerek olgunlasmak seklinde kuslarla temsil edilen ilginç bir örnegidir.


GÜLŞEHRİ
Gülşehrî, Anadolu Selçuklu Devleti'nin son devirlerinde, Sultan Veled, Yunus Emre, Âşık Paşa gibi Türkçe yazıp Türkçe söyleyen ozanlarımız arasındadır.

XIII. yüzyılın sonlarıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını bildiğimiz Gülşehrî'nin asıl adı Ahmed'dir. O çağlarda bir bilim ve tasavvuf şehri olarak tanınan Kırşehir'de doğduğu, ömrünün sonuna kadar burada yaşadığı söylenir. Kırşehir'in adı o zamanlar Gülşehir olduğu için Gülşehrî takma adını almış, bu adla tanınmıştır.
Gülşehrî'nin Kırşehir'de Ahi Evran'dan sonra kurulan Ahilik örgütünün başında bulunduğunu, bu örgütün yayıcılarından olduğunu ve ustası Ahi Evran'ın etkisinde kaldığını şiirlerinden öğreniyoruz. Bir şiirinde :
Elli yıl ben ansız durmadım Yazı yaban durgun görmedim

diyerek tam elli yıl, Ahi Evran'la birlikte kaldığını, onsuz yapamadığını söyleyen Gülşehrî, birçok şiirinde onu över.
Gülşehrî'nin Ahi Evran hakkında yazdığı bir risaleden başka, Onu Türk Edebiyatının Türkçeci, güçlü bir ozanı olarak tanıtan eseri Mantıku’t-Tayr olmuştur.
Kuş dili anlamına gelen Mantıku’t-Tayr, tanınmış mutasavvıf Ferideddin Attar'ın aynı adla bilinen Farsça eserinin Türkçe’ye manzum çevirisidir.
Ahmed Gülşehrî, bir tasavvuf eseri olan Mantıkut-Tayr'ı, daha başka kaynaklardan ve özellikle Mevlâna'nın Mesnevî'sinden aldığı hikâyelerle süslemiş, kendi tasavvuf görüşlerini de katarak orijinal bir eser haline getirmiştir.
Gülşehrî, bu eserinde Türk diline hayrandır. Türkçe'nin Farsça ve Arapça’dan üstün, tatlı bir uyuşumu olduğunu, bunu belirlemek için de bu eseri yazdığını söyler.

Türk dilinin hor görüldüğü, Arapça’yla yazıp söylemenin hüner sayıldığı devirlerde, Anadolu'nun göbeğinde bir bilim adamı, bir ozan çıkarak Türkçe diye kükreyişi, Türkçe'ye kucak açışı, onu özlemle bağrına basması büyük yiğitlik, büyük vatanseverliktir.
Gülşehrî, çağdaşı Yunus Emre ve hemşehrisi Âşık Paşa'yla beraber, bu büyüklüğü göstermiştir.

Feleknâme adlı bir eserinin daha olduğu bilinen Gülşehrî’nin, kaç yıl yaşadığı, ne zaman öldüğü kesin olarak bilinmemektedir.

Bilinen ondan gelen, sararmış kâğıtlar üzerindeki sesler ve nefeslerdir. Kırşehir'in gül bahçelerini çok sevdiğini, gülleri kendine yâr eylediğini, bütün sözleri bir yana iterek bülbül gibi gül sözü söylemeyi istediğini anlatan şu şiirler onundur :
Her gülü kim kendime yar eylerim Her gice vasfını tekrar eylerim. Her seher kim gül çemende açıla Kamudan ilkin bana karşı güle. Nevbahar oldu kim bülbül söyleye Aşkını maşukuna şerh eyleye Kamu sözü gel ki terkeyleyelim Bülbül gibi gül sözü söyliyelim...

Öyle ki, kendisinden beş yüz yıl sonra, Onun açtığı Türkçecilik çığırından bir halk ozanı Dadaloğlu gelecek, o da Gülşehrî gibi Kırşehir'in uçsuz bucaksız gül bahçelerine bakarak şöyle seslenecektir:
Biter Kırşehir'in gülleri biter Çağrışır dalında bülbüller öter Ufacık güzeller hep yeni yeter Güzelin kaşında keman görünür.

Gülşehrî, Kırşehir'in özlem dolu Özbağlarında, ana dili öz Türkçesiyle çevresinde toplanan ahilerle görüşüp bilişirken asla şeyhlik, sultanlık davasında bulunmamış, onlardan biri olarak onları konuşturmuş:
Ne derviş isteriz, sahip, ne sultan, Ne dert işimize gelir, ne derman.

XIV. yüzyılın Anadolu'da yetişen bu Türkçeci ozanını, Yunus kadar arı-duru, Yunus kadar güçlü sayamasak bile, ilk Türkçeciler arasında, ona önemli bir yer ayırmak zorundayız. Gülşehrî, Anadolu'yu aydınlatan aydın kişilerin başında, bilinçli ve idealist bir Türkçeci olarak her zaman dile gelecektir.



Mantık-ut Tayr Allah'ın birliği, İslam dininin son peygamberi Muhammed'in methi gibi konulara sahip olan uzunca bir girizgâhın ardından kuşların kendilerine bir padişah seçmek istemelerinden bahseden bir giriş bölümü ile başlar.
Kuşlar biraraya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki Hüdhüd şu şekilde betimlenir:
"Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı."[1]

Eserde Tanrı'yı sembolize eden Simurg kuşuna yapılan betimlemelerden biri ise şudur:

"Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır."

"Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız."

Buradan sonra yol hazırlığı içerisindeki kuşlar tek tek tanıtılır fakat öncelikle Simurg'u daha detaylıca tarif eden bir bölüm yer alır.
Sonrasında farklı kuşların hikâyeleri anlatılır ve her bir kuşla bir zaaf veya özellik ilişkilendirilir. Böylece o zaafın veya özelliğin tasavvuf bağlamındaki yerine değinilir. Örneğin papağanın hikâyesinde papağan kendisinin Simurg'un dergâhına varacak takati olmadığını belirtir ve tek arzusunun içmekte olduğu ab-ı hayat olduğunu dile getirir. Hüdhüd ise canını önemsemenin yanlışlığı ile ilgili bir cevap verir ve canın canana feda etmek için olduğundan bahseder.
Kitabın tek tek kuşlardan bahseden bu bölümünden itibaren anlatımda aralara bahsi geçen özellik, kavram veya genel olarak konu hakkında çeşitli hikâyeler, kıssalar anlatılır.
Bu kıssaların bir kısmı tarihte yaşamış önemli kimselere atfedilir veya içlerinde karakter olarak bu kişileri barındırır.

Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd'e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar.
Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg'a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir.
Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena'dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir.
Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:


"O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır'."

Kuşlar böylece fani olduktan uzunca bir süre sonra onların tekrar kendilerine (varlık alemine) gelmelerine izin verilir. Bu noktada kuşların geldikleri makamın beka olduğunu ifade eden ve beka makamından söz eden beyitler bulunur. Kitap Attar'ın kendisi hakkındaki bir kısımla biter; bu kısımda kitabına dair de yorumları bulunur.

Mantıku't-Tayr ve tasavvuf

Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantıku't-Tayr, tasavvufî bir temaya sahip olmasının yanı sıra kişinin tasavvufa dair ve tasavvuf yoluna dair bilgi edinmesi açısından da önemlidir.
Kitapta tasavvufun temel prensipleri, özellikleri, kavramları ve inanç yapısı açıklanmıştır. Hüdhüd sırtında tarikat elbisesi ile tasvir edilirken Simurg Tanrı için bir sembol olmuştur. Kuşların her birinin zaafı kişinin tasavvuf yolunda o zaafa sahip olmasının kötülüğü ve sonuçları ile açıklanmıştır.

Simurg'a ulaşmanın yolu olarak saydığı vadiler tasavvufta sıklıkla kullanılan kavramlardır ve bireyin tasavvuftaki yolculuğunun çeşitli kademelerini, makamlarını belirlerler. Her vadiyi açıklanırken aslında o makamın özellikleri ve zorlukları açıklanır.
Yolun sonuna varıldığında tasavvuftaki her şeyin Tanrı'nın bir yansımasından ibaret olduğu inancına dayanan bir şekilde dergâhın bir ayna olduğu ve Tanrı'yı sembolize eden Simurg'un da oraya varabilmiş (böylece Tanrı'da fena olmuş mutasavvıfları sembolize eden) kuşlar olduğu görülür. Nitekim burada Attar bir kelime oyununu vurgulamak istemiştir: Simurg sözcüğünün başındaki si sesini Farsça "otuz" anlamına gelen si ile ilişkilendirerek vurgulamıştır. Bununla birlikte bu Simurg sözcüğünün doğru etimolojisi değildir. Sözcüğün kökeni Pehlevi dilinden sn "kartal" ve murg "kuş"tan oluşmuştur

Ayrıca Attar eserin sonunda kendisi hakkındaki bölümde kendini ve durumunu şöyle anlatır:
"Ey Attar! Her an âleme yüz binlerce sır miskleri saçıp durdun."

Aynı kısımda eseri için de şu tip ifadeler kullanır:
"Kitabıma dert gözüyle bak ki bendeki yüz dertten birine inanasın." "Bu kitaba dert gözüyle bakan kimse, devlet topunu kapıp Hakk'ın huzuruna kadar gider." "Bu kitap zamanın ziyneti ve süsüdür. Hem seçkinlere ve hem de avamdan insalara Hakk' yolu görmeyi nasip eylemiştir